Bu yazıyı elime aldığımda düşüncelerimi yazmaya karar verdiğim andan itibaren düşünüyorum. Evet, düşüncelerimi düşünüyorum. Ben kimim veya kim olmak için var oldum? Oldum diyorum ancak içim hiç rahat değil, belki de kocaman bir yokluğun ve boşluğun içinde var olduğumuza inanıyoruz. Bir insanın gerçeği arama yolculuğu tam anlamıyla paradoks ve paradigmalar bütünüymüş gibi hissettiriyor bana kendimi varoluş meselesi. Neredeyim veya neresindeyim ben bu evin, evrenin, her yerin ve de her şeyin yoksa hiçbir yerin mi?
Varoluş ve yok oluş arasında gidip gelen ince ve kısa çizgide varoluşunu aramanın ancak sınır duvarlarıyla örülmüş ve insan olmanın verdiği sınırlı hayal gücü ile bezenmiş bir yapıda oradan oraya savrulmak gibi… Varoluş ve yok oluş yolculuğunuz arasındaki akıntıda oradan oraya sürüklenirsiniz ancak daha önce hiç tasvir edilmemiş bir varlık size gelip “Kainatın ve her şeyin gerçekliğine eriştin!” demezse bu durumu yaşar durursunuz! Belki de burnumuzun ucunda boylu boyunca serili bir gerçeklik ile yaşıyor ancak göremiyor olamaz mıyız? Hiç aklınıza geldi mi? Genelde bu ve benzeri konuların işlendiği ortamlarda şuna benzer bir soru ortaya atılır, “Karıncalar bizi tanrısı olarak görüyor olabilir mi?”. Bence olabilir, insan -Nam’ı diğer Karınca Tanrısı- aslında her eyleminde kendisini arar durur. Zira canlı olmanın bile özü bu olsa gerek ki zerre’den kürreye bir arayış ve titreşim mevcuttur. Şöyle ki hayatı boyunca bu konulara uzaktan veya yakından ilgi duymamış bir birey ölüm anında artık kendisini maddi duygu ve düşünceden çekmiş ya da çekmek üzeredir. Bu durumda o bireyin ilk ve son arayışı olacaktır.
Kimsenin nereye varacağını bilmediği, ancak kısıtlı hayal gücü duvarları içerisinde geçen tutsak günlerinde varoluş kavgası aslında öyle bir olaylar bütünüdür ki bunu görebilmek için uğruna vatan, toprak kazanılıp kaybedilen; Savaştan gelmesin beklediği analar, babalar, yarlar ancak gelmeyen evlatların yitirildiği bir savaştır. Tüm bu olaylar bütününü bu şekilde kısıtlamak tiyatro sahnesi gibi yaşamda karakterlere gerektiği değerin gösterilmemesine sebep olur.
Çok sevdiğim ancak kim tarafından söylendiğini bilmediğim -hatta cümleyi de tam bilmediğim- ancak ana fikrine hakim olduğum bir söz şunu demek ister; Eğer doğumdan öncesinde kim olduğun ve nereden geldiğine dair bir fikrin yoksa ölümden sonrasını da merak etmenin bir anlamı yok. Tıpkı nasıl doğumundan önce kendi varlığına dair bir fikrin yoksa -ki bu aynı zamanda varlığın yokluğu anlamına da geliyor- öldükten sonra yokluğunun varlığı üzerine tartışmanın da bir önemi yoktur. Bu görüş her ne kadar benim genel hayat felsefeme karşı geliştirilmiş bir argüman gibi dursa da çok haksız ve yersiz bir söz olduğu da söylenemez. Zira bu dünya için(de) yaşıyorken doğum öncesi ve ölüm sonrası gibi varoluş ve yok oluş süreçlerinin bağlantı kapılarının kenarında oturup ve hatta kapıyı aralayıp bakma düşüncesi bile insana huzursuzluk verebilir. Misal; bir hastane koridorunun bir odasından yeni bir varoluş hikayesine gebe annenin çığlıkları yükselirken, başka bir odadan yok oluşun çığlıkları yükselir. Bebek ağlar ilk nefesini aldığında acıdan ciğerleri yanarken, ölenin yüzündeki ifadeler soluklaşır ve donar son nefesini verirken.
Belki varoluş hikayesi yok belki de var, bilemiyoruz, bilemeyeceğiz. Ancak tüm bu düşünceleri de var eden bizleriz. Karıncanın gözünde bizi tanrı yapan unsur her neyse, bizim zihnimizdeki varlığın yokluğunu da yokluğun varlığını da var eden unsur aynı, tüm olasılıklar zincirine eklenen bir belkiye göre daha belki de varlığı da yokluğu da var eden bizlerizdir.
İçimdeki benleri yaratan benciliğime -bencilliğime değil- ve beni bu varoluş savaşında var eden benlere teşekkür ederim. Yunus Emre’nin de dediği gibi;
(…)
Beni bende demem bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri
(…)
Kim bilebilir ki bir düşüncenden bir sen daha yarat(ıl)madığını?

thepiphany için bir cevap yazın Cevabı iptal et